Zımpara kafasına çarpan kapıyla kendisini dışarı attı.İşte bir güne daha böyle başlamıştı.Evinden uzakta,bahçesinde mağrur ve yine çok yalnızdı.Bugün de Muso'dan yiyeceği dayakların hesabını yapmaktaydı.
Muso mahallenin ağalarından olup Zımpara'nın üç katı kadar büyüklükte,koca kafasıyla ve iri pençeleriyle tehditkar ve bir o kadar da tehlikeli gri,beyaz bir kediydi.
Okuldan bacak egzersizi yaparak dönen öğrencilerin bisikletlerinin zilleri ile irkilen Zımpara ufukta ki ona doğru gelen irice bir kafayı seçebildi.İşte korkuyla beklenen karşılaşma gerçekleşmek üzereydi.
Zımpara bir anlık gafletle ırkının mensup olduğu ülkenin başkanı Putin gibi büyük bir özgüvenle posta koyduysada bu Muso için hirbirşeyi değiştirmedi.Muso'nun sol kroşesiyle Zımpara'nın kafasında ki yaralara bir yenisi daha eklendi.Kendi çevikliğine ve zayıflığına güvenen Zımpara'nın bilmediği birşey vardı;Muso ayı gibi görüntüsünün altında son derece çevik ve yılların verdiği tecrübeyle bir o kadar da tehlikeliydi.Kravmaga da,yağlı güreşte ve daha bilimum dövüş sanatında ustalaşmış Muso mahallesinde bir ekoldü.Zımpara'nın tek yapabildiği seri bir şekilde yediği darbelerden mümkün olduğunca korunmaya çalışmaktı.Sonuç olarak 'g.te giren şemsiye açılmaz!' diye boşuna dememişler.O da bu özlü sözün derin manasını bilerek sükut içinde felaketin geçmesini bekledi
Bir yandan da umutsuzca aşık olduğu bitli Ponçiğini düşündü.Siyahını da,beyazını da ayrı ayrı düşündü.Evet Ponçik siyah-beyaz bir kediydi.
Dışarıdan bakanlar için besili bir tavuğu andırıyordu Ponçik ve hiçbir albenisi yoktu.Ama Zımpara bütün salaklığıyla mahallede gördüğü bu tek kıza sırılsıklam aşıktı.
Evinde bir türlü alışamadığı ve tıslayıp tükürerek kaçtığı minik yavrunun büyüyüp taş gibi bir rus dişisi olacağını bilse belki evden bile çıkmaz ve bu dayakları da yemezdi.
İşte o ufaklığında adı Turşuydu ki o ayrı bir hikaye ;)
Biz dayağımıza kaldığımız yerden devam edersek Muso belli bir süre sonra Zımpara'dan sıkılıp kankalarıyla buluşmak için kahveye doğru yöneldi.Kankalarıyla kahvenin yakınlarında ki çöplükte buluşup biraz kemik yuvarlar ve çöplüğün hazineleri üzerine bahse girerlerdi.Sonrası Allah Kerim.
Zımpara rutin başlayan bugünde de dayağını yemiş,görevini tamamlamış olmanın verdiği rahatlıkla neler yapacağını düşündü.İlk etapta komşu bahçede ki japon arkadaşlarını ziyaret etmeye karar verdi.
Japonlar çocuklu büyük bir aileydi ve belki de Zımpara'nın tek arkadaş grubuydu.Her ne kadar fiziksel olarak farklı olsalarda bu yine de arkadaş olamayacakları anlamına gelmiyordu.
Turuncu pulları güneşin ve suyun altında esrarengiz bir şekilde parlayan japonlar Zımpara'yı yüzgeçleriyle selamladılar ve dünkü muhabbetlerine kaldıkları yerden devam etmeye başladılar.
Japonların sahibi ne kadar Zımpara'yı bir tehdit unsuru olarak görselerde özünde japonlarla Zımpara arasında su sızmaz bir dostluk vardı.Yavruların vaftiz babası bile Zımparaydı.
Geçen dönemlerde yine mahallenin kedilerinden,ağır abilerinden KungFu Ozmo'ya engel olamamış.Kendi bedenini dostları için siper ettiği halde başarısızlığa uğramış ve japonların birkaçının ölümüne tanık olmuştu.Üstüne üstük bu cinayetler üstüne kalmış ve cezalandırılıp günlerce evden dışarı çıkamamıştı.
Japonların babası Komosu'nun ''sana ne ikram edelim?'' sorusuna yine ''varsa ben suşi alayım'' espirisiyle karşılık verdi ve bütün aile birkez daha gülüştüler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder